Muhterem Okuyucularımız;
Nisan ayına girdik. Bahar başladı, devam ediyor. Eskilerin ifadesiyle “Ebr-i Nisan” yani bereket yüklü Nisan yağmurlarının kâinâtı nasıl dirilttiğine şâhit oluyoruz, bir kere daha… Kış aylarında görünüşte kapkara toprağa dönen yeryüzü yeniden ziynetleniyor, odun hâline gelmiş ağaçlar çiçekleniyor, süsleniyor. Rengârenk bir dünya… Çiçekten çiçeğe konan arılar, kelebekler; ağaçtan ağaca uçuşan kuşlar, büyük bir ziyafet sunuyor gözlerimize, gönüllerimize…
Peki, ölümden sonra dirilişin her yıl tekrarlanan bir işareti, belgesi ve şâhidi olan bu manzaralar; bizim gönlümüzü, dimağımızı, idrâkimizi, îmânımızı yeniliyor mu? Bunlara şâhit olup da yenilenmemek, tazelenmemek, yeşermemek mümkün mü? Başka bir ifadeyle; “Bahar gelince yeşermemek mümkün mü?” Evet, maalesef mümkün… Böyle ilâhî bir manzara karşısında yeşermemek için “taş olmak” lâzım!
İmtihan dünyasındayız, kâinâtın varlığı ve devamı için taşa da ihtiyaç var. Kesinlikle taşı küçümsemiyor veya gereksiz olarak görmüyoruz. Zaten âyet-i kerîmede taşların bile Allâh’ı yâd ederken farklı farklı olduğu zikredilmiş:
“(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” (el-Bakara, 74)
Ama âyet-i kerîmenin başında ne vurgulanmış: “Siz insanlar olarak taş olmayın, taşlaşmayın.” Çünkü insanın kalbi taşlaşınca, yerde duran taştan daha katı kesiliyor! Demek ki, taş taş olarak güzel ve gerekli; insan da insan olarak…
Her şeyin savrulduğu, insanlık adına bin bir cürmün işlendiği, günahların altın çağını yaşadığı, feryatların göklere yükseldiği, medeniyetlerin bina boy ve şekilleri ile ölçüldüğü, kültürlerin Allah’tan uzaklaşmaya endekslendiği, yuvaların yıkıldığı, bebek ve çocukların sokağın insafına terk edildiği, cahillerin cesur, cesurların cahil olduğu; kifâyetsiz, ehliyetsiz, merhametsiz insanların her yerde hükümfermâ olduğu, neredeyse hayvanların bile cânîlerin yaptıklarından utandığı, Allâh’ın unutulduğu/unutturulduğu, bazı elit tabakalar tarafından “her ne pahasına olursa olsun cennet hayatının bu dünyada kurulmaya çalışıldığı, bunu yaparken de kendileri dışındaki herkese cehennemin yaşatıldığı” bu kadar taşlaşmış bir çağda kendimizi korumamız gerekiyor. Vicdanımızın körelmesine, kalbimizin kararmasına, rûhumuzun örselenmesine, kısacası “taşlaşmaya” mânî olmamız gerekiyor.
Ramazan ayını idrâk ettik; Cenâb-ı Hak, kalplerimizdeki merhameti bu sayede yeniden yeşertti. Göre göre kanıksadığımız, “Bu da yapılabilir mi?”, “Bir insan, bir başka insana/varlığa bunu da yapar mı?” dediğimiz her şey kalbimizi katılaştırırken Cenâb-ı Hak bizi rahmet ve mağfiret iklimine soktu. Kalplerimiz rakikleşti. Gözlerimiz yaşardı.
Böyle bir çağda eğer hâlâ mazlumların hâline üzülebiliyorsak, zâlimin değil mazlumun yanında durabiliyorsak, olup bitenler karşısındaki çaresizliğimize ağlayabiliyorsak; mazlum-mâsum ülkeler üzerine düşen bombaları yanı başımızda hissedebiliyorsak, kısaca hâlâ insan kalabilmişsek çok şükretmemiz lâzım!
Cenâb-ı Hak bizi tevhidde buluştursun; rızâsına giden yollarda birbirimizle yarıştırsın. Bizi, zâlimin elini bükecek bir irâde, kudret, imkân ve vahdete kavuştursun. Merhametin tekrar dünyaya hâkim olduğu, kalbi katılaşmış insanların güç ve iktidarını kaybettiği o mesut günleri tekrar göstersin. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartan Rabbimiz! Bize ruhların sefâletini, insanlığın sukûtunu (düşüşünü) gösterdiğin gibi; ruhların şeref ve izzetini, ümmetin tekrar yükselişini görmeyi de nasip et. Âmîn.