Hak Dostlarından Hikmetler Şeyh Sâdî (r.a.) - 10

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Kervanın bir hayli gerisinde kalmış çâresiz bir yaya:

«Bu çölde benden daha zavallı, daha bîçâre kim var acaba?» diye ağlıyormuş.

Yük taşıyan bir merkep onun bu sözünü işitip hâl lisânıyla demiş ki:

«Ey akılsız adam! Sen de mi kaderin cilvesinden şikâyet ediyorsun? Anladık, merkebe binmemişsin ama şükret ki yük taşıyan bir merkep değilsin!»”

[Cenâb-ı Hakk’a ne kadar şükretsek az ki, bizleri meccânen, yani hiçbir bedel ödemediğimiz hâlde, hiçlikten varlığa çıkarma lûtfunda bulundu. Sayısız varlıklar içinde, taş toprak, ot yaprak, yılan-çıyan, kurt-kuş olarak değil, mahlûkatın en şereflisi ve mükerremi olan “insan” kıldı.

Bu bakımdan, Allâhʼın herhangi bir mahlûkunu gördüğümüz zaman; “Ben onun yerinde yaratılabilirdim, o da benim yerimde olabilirdi.” diye düşüneceğiz. İnsan olarak yaratılmanın, bizlere Cenâb-ı Hakkʼın ne muazzam bir ihsânı olduğunu tefekkür edip şükredeceğiz.

Nitekim Cenâb-ı Hak da;

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) buyuruyor.

Bu cihan mektebinde ilk ders olarak bizlere; hayatı, kâinâtı ve bilhassa kendimizi ibret nazarıyla okuyup tefekkürde derinleşmemizi emrediyor. İlâhî kudret ve azamet karşısında hiçliğimizi, acziyetimizi ve kulluğumuzu idrâk ederek, lûtfettiği sayısız nîmetler için hamd edip şükretmemizi istiyor.

Kendisini yoktan var edip sayısız nîmetleriyle perverde kılan Yaratıcıʼsından gâfil bir sûrette, hamd ve şükürden uzak bir hayat sürenlere, Rabbimiz soruyor:

“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği şekilde birleştiren, ihsânı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?!” (el-İnfitâr, 6-8)]

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Birisi âbid ve ârif bir zât ile karşılaşmış. Fakat uzaktan onu İslâm düşmanı bir gayr-i müslim zannederek gidip ensesine bir tokat atmış.

O âbid ve ârif zât, hiç kızmadığı gibi, üstelik bir de üzerindeki gömleğini çıkarıp ona bağışlamış.

Adam utanarak özür dilemiş ve demiş ki:

«‒Aman efendim! Bana hediyeniz değil, affınız lâzım. Ben büyük bir hatâ ettim. Siz bana gömlek bağışlamayın; ettiğim hatâdan dolayı asıl beni bağışlayın!»

O ârif zât ona şu karşılığı vermiş:

«‒Ben ne kadar şükretsem az ki senin zannettiğin gibi değilim! (Bunun şükrânesi olarak ne ikram etsem azdır!)»”

[Îman, bu cihandaki en büyük mazhariyet. Mehmed Âkifʼin dediği gibi;

Îmandır o cevher ki İlâhî, ne büyüktür!

Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür!..

Îman, en büyük mânevî servetimiz. Hakîkaten, Dünya bizim olsa ve yeryüzünde bin yıl yaşasak, fakat îmandan mahrum kalsaydık, bunun ne kıymeti olurdu? Zira Dünya da fânî, ömür de… Îmânın getirdiği saâdet ise ebedî…

Esas hayat olan âhirette kulu kurtaracak yegâne şey, hakikî bir îmânın gerektirdiği samimî bir kulluk…

Dolayısıyla bizleri yegâne hak dîn olan İslâm ile müşerref kıldığı için, Rabbimizʼe ne kadar şükretsek az. Bu nîmetin şükrânesi olarak ne kadar büyük bir fedakârlıkla gayret etsek, yine de bir “hiç” hükmünde.

Şükür; nîmetlerin asıl sahibini tanımak ve onları ihsân eden Rabbine itaat hâlinde bir hayat yaşamaktır. Buna göre, bütün nîmetlerin Hakʼtan olduğunu bilip dil ile bunu ikrâr etmek gerektiği gibi, o nîmetlerden mahrum olanlara ikram etmek de, fiilî şükrün en güzel tezâhürlerinden biridir.

İşte ashâb-ı kirâm, îman nîmetinin şükrünü fiilen îfâ edebilmek için, o zamanın zor şartları altında Çin’e, Semerkand’a, Afrika’ya, Dağıstan’a, velhâsıl ulaşabildikleri her yere, yılmadan, usanmadan sefer ettiler. Îman nûrunu kısa sürede kıtalara taşıdılar.

Şu da bir hakîkattir ki birçoğumuz İslâm nîmetini müslüman bir anne-babadan dünyaya gelmekle, âdeta tabiî bir şekilde tevârüs ettik. Fakat bu ilâhî hediyeye kolayca kavuşmuş olmak, onun kadr u kıymetini idrâk etmemize aslâ mânî olmamalı. Bilâkis bu büyük lûtuf ve ihsânı sebebiyle, Rabbimizʼe çok daha büyük bir şükran ve minnettarlık duymalıyız.

Şâyet gâfil bir mirasyedi edâsıyla bu nîmetin kadr u kıymetini bilmez ve şükrünü edâ etmezsek, -Allah korusun- ondan mahrum kalma tehlikesi de her an için mümkün ve muhtemeldir. Zira kıymeti bilinmeyen nîmetlerin ekseriyetle elden çıktığı, mâlumdur.]

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Yolu üzerindeki kuyuyu fark etmekten âciz bir kör gördüğün zaman, verdiği görme nîmeti için Allâh’a şükret. Şükretmezsen, sen de kör sayılırsın!”

[Bir düşünelim: Şayet dünyaya âmâ olarak gelmiş olsaydık ve yıllar sonra gözlerimiz bir anda açılsaydı, kim bilir ne kadar sevinirdik! Görebilmek gibi mûcizevî bir nîmetin güzelliği, bizleri hayretten hayrete sevk ederdi. Bu nîmeti lûtfeden Rabbimizʼe nasıl da minnettar ve müteşekkir olurduk!..

Renklerin sayısız tonunu, Güneşʼi, yıldızları, mehtâbı, cemâdâtı, nebâtâtı, hayvanâtı, velhâsıl Cenâb-ı Hakkʼın kâinatta sergilediği muhteşem sanat eserlerini ilk defa görüyor olsaydık, kim bilir ne kadar mesʼud olurduk!.. Sadece görebilme nîmetinin doyumsuz zevkinden ve târifsiz sevincinden, âdeta mest olurduk.

İşte bu ve benzeri nîmetlere doğuştan mazhar olup onlardan her an ve kolayca istifâde edebiliyor olmamız, bizi bu nîmetlerin şükrünü edâ etme hususunda gaflete sürüklememeli.

Düşünmeliyiz ki; “Ver gözünü, al dünyayı!” deseler, aklı başında hangi insan böyle bir teklifi kabul edebilir?

Sadece gözümüz mü paha biçilmez bir kıymette? “Ver kulağını, al dünyayı!” deseler, kim işitme nîmetinden vazgeçmek ister?

Demek ki gözümüz, kulağımız, elimiz, dilimiz, ayağımız, velhâsıl bütün uzuvlarımız, son derece kıymetli birer ihsân-ı ilâhî…

Diğer taraftan, bize bir bardak su ikram edene bile teşekkür etmek, insaniyet gereği bir vicdan borcudur. Rabbimizʼin bizlere müstesnâ nîmetleri olan uzuvlarımızın da bir şükür borcu olduğunu unutmayalım.

“Her nîmetin şükrü kendi cinsinden olur.” denildiği gibi; uzuvlarımız için nasıl şükredeceğimizin bir misâlini Bişr-i Hâfî Hazretleri şöyle ifade ediyor:

“Âzâları içinde yalnız dili ile şükreden kimsenin şükrü az olur.

Çünkü gözün şükrü, bir hayır gördüğü zaman ondan hikmet devşirmek ve tefekkürü artırmaktır. Şer gördüğü zaman da ondan ateşten kaçar gibi kaçmaktır.

Kulağın şükrü, bir hayır işittiği zaman onu ezberlemek, şer işitirse onu unutmaktır.

Ellerin şükrü, onlarla hakkı olandan başkasını tutmamak, harama dokunmamaktır.

Midenin şükrü, helâl ile gıdalanmaktır.

Ayakların şükrü, hayır-hasenattan başka bir yöne gitmemektir.

Kim böyle yaparsa hakîkaten şükredenlerden olur.”

Bu ölçüyü âdeta bir şablon gibi düşünerek bütün uzuvlarımıza teşmil edebiliriz. Yani bedenimizin şükrü, onu Hakkʼa isyanda değil, itaatte kullanmaktır.

Ayrıca Peygamber Efendimiz, vücudumuzdaki eklemler için bile bir şükür borcumuz bulunduğunu ve bunu nasıl ödeyebileceğimizi şöyle tâlim buyuruyor:

“Her birinizin her bir eklemi için günde bir sadaka vermesi gerekir. İşte bu sebeple her tesbih bir sadaka, her hamd bir sadaka, her tehlîl (lâ ilâhe illâllah demek) bir sadaka, her tekbir bir sadaka, iyiliği tavsiye etmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır. Kuşluk vakti kılınan iki rekât namaz, bunların yerini tutar.” (Buhârî, Sulh, 11)

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Sıhhatli kimse, ıztırap içinde uykusuz kalmadıkça sağlığından dolayı şükretmek aklına gelmez.”       

[Nîmetlerin kadr u kıymeti, ekseriyetle onlardan mahrum kalınınca idrâk edilir. Fakat o zaman iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmış olur. Nitekim Peygamber Efendimiz de;

“İki nîmet vardır ki insanların çoğu bu nîmetleri kullanmakta aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Rikāk, 1)

Mühim olan, sıhhat ve âfiyet nîmetleri eldeyken kıymetini bilip onu lûtfeden Cenâb-ı Hakkʼa şükredebilmektir. Zira bu nîmetler elden gittikten sonra pişmanlık duymanın bir faydası yoktur.

Ârif bir zât, gönül huzuru için, hayatın med-cezirleri karşısında şikâyet ve sızlanmak yerine, kendinden daha zor şartlarda bulunanlara ibret nazarıyla bakmak gerektiğini tavsiye bâbında şöyle buyurur:

“Zaman zaman hastahanelere giderek hastaları ziyaret et! O muzdaripler gibi hastalıklara müptelâ olmadığını ve üzerindeki sıhhat nîmetini düşünerek hâline şükret!

Zaman zaman hapishanelere giderek mahkûmların ıztırap dolu hayatlarını tefekkür et! Nice cinayetin bir anlık gaflet veya cinnet neticesinde işlendiğini, diğer taraftan mazlum olarak hapse düşenlerin de bulunduğunu, onların yerinde kendinin de olabileceğini düşün! Seni bu hâle düşmekten muhafaza ettiği için Allâh’a şükret! Oradakilerin selâmeti için de duâ et!

Sonra kabristanlara git; mezar taşlarından hâl lisânı ile yükselen sessiz feryatları dinle! Öldükten sonra pişmanlığın fayda vermeyeceğini düşünerek vaktinin kıymetini bil! Mevtâlar için bir Fâtiha oku ve bundan sonraki günlerini, hamd, şükür, zikir ve Allah yolunda gayret ile değerlendir!”

Bu nasihatlerin verdiği mesajı, hayatın bütün nîmet ve mahrumiyetlerinde göz önünde bulundurmak îcâb eder.

Meselâ, düşünmeliyiz ki bulunduğumuz coğrafyanın dört bir yanında uzun zamandır harpler, çatışmalar, kargaşalar eksik olmazken, vatanımızda âdeta bir sıyânet-i ilâhiyye ile, yani ilâhî bir koruma altında yaşıyoruz. Sadece 2023ʼten bugüne Gazze ve Batı Şerîaʼda yaşanan katliamlar ve o mazlum kardeşlerimizin gösterdiği destânî mukâvemet ve metânet dahî, bizlere hiçbir şekilde hayat şartlarımızdan şikâyet, isyan ve sızlanma hakkımız olmadığı dersini veriyor.

Yine düşünmeliyiz ki bizler de o yangının içinde olabilirdik. Mâdemki öyle bir felâketin içinde değiliz; o hâlde o mazlum ve muzdarip kardeşlerimiz için bütün imkânlarımızı cömertçe seferber etmeliyiz. Kalbî, kavlî ve fiilî duâlarımızla, yanlarında olduğumuzu her vesîleyle onlara hissettirmeliyiz. Böylece Cenâb-ı Hakk’a, lûtfettiği sıhhat ve âfiyet nîmetleri için de şükrümüzü fiilen îfâ etmeliyiz.

Diğer taraftan, günümüzde rûhî buhranlar ve psikiyatrik rahatsızlıklar giderek artıyor. Fakirinde de zengininde de ayrı bir memnuniyetsizlik, bir iç sıkıntısı, şikâyet ve şükürsüzlük hâli göze çarpıyor. Zira gönüller dünyaya dalıp âhireti unutuyor. Hakʼtan uzaklaşmak da rûhî tatminsizliği beraberinde getiriyor.

Atâullah el-İskenderî ;

“Yâ Rabbi! Sen’i bulan neyi kaybetti? Sen’i kaybeden neyi buldu?..” dediği gibi, hakikî îmâna sahip bir gönül, her an Allah ile beraberliğin huzuru içindedir. Bu huzur sayesinde fânî ve gelgeç musîbetler onun nazarında küçülmüş, ehemmiyetini kaybetmiştir. Nitekim Allâhʼın en sevgili kulları olan peygamberler ve evliyâullah, en çok çile çemberinden geçen kimseler olmalarına rağmen, dâimâ tebessüm hâlinde olmuş, etraflarına huzur tevzî etmişlerdir.

Bugün maddî refahın zirvesindeki Batıʼda psikolojik buhranlar hattâ intiharlar görülürken, en ağır zulümlere mâruz kalan Gazzeli müʼminlerde bu tür vakaların görülmeyişi, son derece mânidardır.

Şu hâdise, hakikî mânâda Allah ile beraber olan bir gönlün huzur hâlini ne güzel sergilemektedir:

Rivâyete göre Îsâ , teninde alacalar bulunan ve iki şakağı da çökmüş bir şahsa rastladı. O şahıs, üzerindeki hastalıklara aldırmayarak:

“–Yâ Rabbi! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, insanların pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..” diyordu.

Îsâ u, muhâtabının kalbî derinliğini yoklamak maksadıyla ona:

“–Ey kişi! Allâh’ın senden giderdiği hangi dert var ki?!.” dedi.

Hasta şöyle cevap verdi:

“–Ey Rûhullâh! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Hak’tan gâfil olmasıdır. Şükürler olsun ki Allah Teâlâ, beni bundan muhafaza buyurmuştur. Zira ben, Cenâb-ı Hakk’ın kalbime verdiği mârifetullah lezzeti ve huzuru içindeyim. Onun dışındaki dünya nîmetlerini (ve musîbetlerini) görmüyor ve hissetmiyorum bile.”

Demek ki kul, Cenâb-ı Hakkʼa yaklaştıkça, dünyevî çile ve ıztırapların da gönüldeki tesiri azalıyor. Bu bakımdan dünyanın en mesut insanları; her istediğini, dilediği anda bulabilenler değil, Rabbini her an kalbinde bulabilen ârif mü’minlerdir.

Bizler de bugün sağlığımız, sıhhatimiz, gücümüz-kuvvetimiz yerindeyken bunu büyük bir fırsat bilip Hakk’a yakınlığımızı artırmaya samimiyetle gayret edelim. Tevbeyi, namazı, orucu, haccı, hayır-hasenâtı, Allah yolundaki hizmet ve gayretleri, ulaşıp ulaşamayacağımız meçhul olan yarınlara, emekliliğe, yaşlılık ve hastalık günlerine ertelemeyelim.

Şunu da unutmayalım ki müʼmin, gücü-kuvveti, sıhhat ve âfiyeti yerindeyken Hakk’a kulluk vazifelerine ihlâsla gayret ederse, hastalık, yaşlılık ve emsâli mücbir sebeplerle artık onları îfâ edemeyecek duruma gelse bile, sonsuz lûtuf ve kerem sahibi Rabbimiz, kulunun hâlis niyeti hürmetine, ona ecir vermeye devam edeceğini müjdeliyor. Nitekim âyet-i kerîmede;

“Fakat îmân edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen, devamlı bir ecir vardır.” (et-Tîn, 6) buyruluyor.

Rasûlullah Efendimiz de bu hakîkatin bir misâli sadedinde şöyle buyuruyor:

“Kul, yolculuğa çıkar yahut hastalanırsa, Allah, ona mukîm ve sıhhatli iken yaptığı amellerin benzerini yazar.” (Buhârî, Cihâd, 134; Ahmed, IV, 410, 418)

Dolayısıyla sıhhat ve âfiyet nîmetleri eldeyken bunun şükrânesi sadedinde, Hakk’a yakınlık vesîleleri olan ibadette devamlılığı ve Allah yolunda gayreti, îtiyad hâline getirmek elzemdir.]

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“Ben yemin ederim ki, cihad yolunda gözünü kılıç darbesine karşı tutsan, yine de Allah Teâlâʼya şükür borcunu ödeyemezsin.

Tâzim ve hürmetlerini arz için yüzünü yere koyduğun vakit O’na hamd ü senâda bulun, kendini unut!

Tesbih çekmek, zikretmek, namaza hazırlanıp O’nun huzuruna çıkmak; O’ndan dilenmektir. Dilenciye ise gurur yakışmaz.

O’na hizmet ve şükür, senin boynuna borçtur. Çünkü her dâim O’nun verdiği rızkı yiyorsun.”

[Daha önce de ifade ettiğimiz gibi dünyaya bir bedel ödemeden geldik, fakat bir bedel ödeyerek gideceğiz.

İnsan, îman anahtarı olan tefekkürden uzaklaştıkça, kendisine bahşedilmiş olan nîmetleri, ilâhî bir lûtuf olarak değil de tabiî bir hakkıymış gibi görmeye, nefsine prim vermeye başlar. Bu ise insanı, üzerindeki sayısız nîmetleri görebilme hususunda âdeta âmâ kılar.

Bu gaflete düşmeyelim diye Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde sık sık nîmetlerini hatırlatır. Böylece “tahdîs-i nîmet”te bulunup bunları ikrâr ve îtiraf etmemizi, şükreden kullarından olmamızı ister. Sonra da bütün bu nîmetlerin boşuna verilmediğini, bunların mutlakâ uhrevî bir karşılığının olacağını beyân eder. Nitekim âyet-i kerîmede:

“Sonra o gün (dünyada iken yararlandığınız) nîmetlerden mutlakâ hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyruluyor.

Bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda, dünyalık olarak dikili bir çadırı bile bulunmayan yoksul bir sahâbî ayağa kalkarak;

“–Benim üzerimde (hesaba çekileceğim) nîmetlerden bir şey var mı?” diye sordu.

Rasûlullah Efendimiz ise;

(İstifâde ettiğin) ağacın gölgesi, (ayağına giydiğin) iki nalin ve (içtiğin) soğuk su.” cevâbını verdi. (Bkz. Süyûtî, VIII, 619)

Böylece, hiçbir şeye sahip olmadığını düşünen bir insanın dahî, aslında nice nîmetlerle perverde bulunduğuna işaret buyurdu.

Bu itibarla, yediğimiz lokmalar, içtiğimiz sular, giydiğimiz elbiseler, aldığımız nefesler dahî, bize bunları ihsân eden Rabbimizʼi hatırlatmalı. Nâil olduğumuz her nîmet, kalbimizi Allah Teâlâ ile beraberlik iklimine götürmeli. Zira doğrudan veya dolaylı olarak istifâde ettiğimiz her varlığı, Cenâb-ı Hak bizim için yarattı.

Âyet-i kerîmelerde buyruluyor:

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lûtfu olmak üzere) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13)

“O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allâh’ın nîmetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zâlimdir, çok nankördür.” (İbrahim, 34)

Hakîkaten, gâfil bir insan, sayısız nîmetlere gark olmuş olsa da, bu nîmetler üzerinde lâyıkıyla tefekkür etmediği takdirde, hiçbir şeyden mutlu olamaz, derin bir iç sıkıntısı, tatminsizlik, stres ve kasvet hâli yaşamaktan kurtulamaz. Nitekim bu hâl, -maalesef- günümüzün en mühim problemlerinden biri hâline gelmeye başlamıştır.

Buna mukâbil, dünyalık hiçbir şeyi olmayan, fakr u zarûret içindeki bir insan dahî -şâyet tefekkür edebilirse- şükretmesi gereken nice nîmetlere mazhar olduğunu anlayıp gönül huzuruna kavuşabilir.

Yani bu cihan mektebinde insan, “şükür” ile “nankörlük” arasında iki yoldan birini tercih imtihanlarıyla karşı karşıyadır. Nitekim Rabbimiz de;

“Şüphesiz Biz ona (insana, doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör!” (el-İnsân, 3) buyuruyor.

Bu cihanda doğru yola uyar ve şükür borcumuzu güzelce îfâ edebilirsek, Cenâb-ı Hak yine lûtf u keremiyle, Cennetʼini vaad ediyor. Fakat sayısız nîmetlerine mukâbil nankörlük edersek, bunun da neticesine katlanmamız gerektiğini beyan ediyor.

Velhâsıl, -farkında olduğumuz ve olmadığımız- sonsuz nîmetleri için Cenâb-ı Hakk’a dâimâ şükredelim. Şikâyet ve sızlanmanın, gerçek bir kulluk edebiyle bağdaşmadığını hatırımızdan çıkarmayalım. Cenâb-ı Hakkʼın Cennetʼine dâvet ettiği kişilerin, hayatın med-cezirleri karşısında dâimâ ilâhî takdîre râzı olup şükreden, böylece Allâhʼın da kendilerinden râzı olduğu mü’minler olduğunu unutmayalım.[1] Ayrıca sonsuz lûtuflarına mukâbil Cenâb-ı Hakkʼa lâyıkıyla şükredebilmekten âciz olduğumuz için de istiğfârı elden bırakmayalım.

Yine ne kadar şükretsek azdır ki Rabbimiz, büyük bir rahmet ayı olan bir Ramazân-ı Şerîfʼi daha idrâk etmeyi nasîb eyledi.

Nâil olduğumuz bütün nîmetler gibi, geçirdiğimiz Ramazân-ı Şerîf, Kadir Gecesi ve bayram nîmetleri için de bol bol şükredelim ki; o mübârek aya tekrar kavuşmayı, ömrümüzün Ramazân-ı Şerîf rûhâniyetiyle geçmesini, son nefesimizin de ebedî bir bayramın ilk adımı olmasını, Rabbimiz lûtf u keremiyle cümlemize ihsan ve ikram eylesin…

Âmîn!..

 

 

[1] Bkz. el-Fecr, 28-30.

PAYLAŞ:                

Osman Nûri Topbaş

1942 yılında İstanbul Erenköy’de doğdu. Babası Mûsâ TOPBAŞ, annesi de H. Fahri KİĞILI’nın kerîmesi Fatma Feride Hanım’dır. İlk eğitimini Erenköy Zihni Paşa İlkokulu’nda tamamladı. İlkokul y

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle