Şükreden Bir Kul Olmayayım mı?

Zahiri nîmetler, yaradılışın güzel olması, dünyevî ve meşru her türlü imkânlar, sâlihlerle sohbet, ilim, ibadet, servet, seyr u sülûk, güzel ahlâktır. Batınî nimetler de günahlardan korunabilmek, Mevla’ya yönelebilmek, kalbinde tecellî eden haller, Hakk’ı bulabilmek, gafletten uzak bir kalbe sahip olabilmek gibi iç dünyaya ait güzelliklerdir ki, ister zâhirî ister bâtınî olsun her nîmet bir şükrü gerektirir.

Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlar ve özellikle mü’minler için hayat ölçüleri koyar. Bazen “Ey mü’minler” hitabı bazen de sadece “mü’minler” tavsifiyle gerek Yüce Yaratıcı ile gerekse kendi dışındaki bütün varlıklarla ilgili hayatî ölçüleri doğrudan emirler, yasaklar ve tavsiyeler olarak beyan eder.

Yüce Rabbimizin kullarına ısrarla emir buyurduğu hususlardan biri de şükürdür. Şükür, kulun üzerinde görünen ve görünmeyen her türlü nîmet, imkân ve güzelliği fark etmesi, sonra da bu nîmetin gerçek sahibini idrak ederek farklı şekillerde nimet verene minnet duygularını ifâde etmesidir.

Cenâb-ı Hak, insanlık için seçip gönderdiği Rusül-i Kiram/şerefli Hak elçilerini öncelikle şükür halleri ile metheder:

“Nûh, çok şükreden bir kuldu.” (İsra, 3)

“Şüphesiz İbrâhim, Allah’a itaat eden Hakk’a tam yönelen bir önder idi. Allah’a ortak koşanlardan değildi. O’nun nîmetlerine şükreden bir önderdi. Allah Onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.” (Nahl, 120-121)

Şunlar ise bütün insanlığa hitaptır:

“Ve düşünün ki, Rabbiniz şöyle ilan buyurdu. Celâlim hakkı için şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki, azâbım çok şiddetlidir.” (İbrâhim, 7)

“Biz insanı karışım halindeki az bir sudan yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu (kulak verip) işitici, (göz vererek) görür kıldık. (Sonra da) şüphesiz Biz onu ömür boyu yürüyeceği bir yola koyduk. İnsan bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.” (İnsan, 2-3)

İnsan her şeyden önce, varlıklar içinde mükerrem bir varlık olarak yaratılmıştır. O kendisine açılan hidayet nimetinin kıymetini bilmeli, Rabbine şükretmek üzere îman ve iyi niyetle Hakk’ın kendisi için seçtiği doğru yola girmeli, sıkıntılara göğüs gererek çalışmalı ve gayret etmeli, böylece mânevî olgunluğa doğru yol almalıdır. Bir diğer yol da bütün nimetlere karşı bir nankörlük halinde kulluk sorumluluklarından kaçmak, Rabbinin kendisi için özel bir ikramı olan irşâd ve hidâyeti âdeta görmezden ve duymazdan gelip sadece bu dünya hayatında kalmak istemektir.

Hayatı canlı bir Kur’an tefsiri olan Nebîler Sultanı Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek lisanlarından her hal ve durumda en çok duyulan ifâdelerin başında hamd, şükür ve sabr kelimeleri dökülürdü.

“Zât-ı risâletlerine, Cenâb-ı Hak tarafından isterse yeryüzünün bütün hazînelerinin verilmesi, dilerse, Mekke’nin dağlarının kendisi için altın kılınması teklif edilmişti de, O -sallallâhu aleyhi ve sellem- bunları istemeyerek şöyle demişti: “Bir gün aç kalıp sabreder, bir gün de karnımı doyurur şükrederim. Çünkü îman, biri diğerini tamamlayan iki yarımdır. Bir yarısı şükür diğer yarısı da sabırdır. Zîra Allah şöyle buyurur: “Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.” (İbrahim, 5)

Ümmeti için hayatın bütün alanlarında en güzel bir örnek olan, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in şükür ve sabır hâli, hayatlarının farklı alanlarında değişik şekillerde görünmektedir. Nebevî beyanları ile ümmetine şükretmeyi tavsiye buyururken, yaşadığı hayat, mücessem bir şükür hâli idi.

  • Geceleri uzun süre ibâdet ederek şükrederdi. O’nun geceler boyu ibâdetine şâhidlik eden mü’minlerin annesi Aişe -radıyallahu anha-: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışladı. Neden bu kadar ibâdet ediyorsun?” şeklindeki sorusuna O -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

-Yâ Aişe! Ben Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı? (Buhâri, Tefsir, 48) buyurmuştu. Böylece şükrü, sâdece sözlü bir beyan ve ifâde ile değil fiilî olarak göstermişti.

  • O -sallallâhu aleyhi ve sellem- hiçbir zaman bir yemeği kötülemez, az da olsa şükrederdi. Önüne gelen her yemeği ilâhî bir ikram ve nîmet bilerek yer, sofradan kalkarken de elhamdülillah derdi.
  • Zor zamanlarda da şükrederdi. Uhud’da dişi kırılmış, mübârek yüzü yaralanmıştı. O halde yine Rabbine hamd ve şükür hâlinde idi.
  • Bolluk ve darlık O’nun şükür hâlinde bir değişiklik yapmıyordu. Bazen günlerce evinde yemek bulunmaz, sadece hurma ve su ile yetindiği olur, yine sabr ve şükür gösterirdi.

Hayatlarını nebevî izleri adım adım takip ederek yaşama gayretinde olan selef-i sâlihîn/geçmiş İslâm büyükleri, nebevî irşadlardan aldıkları feyz ve ruhaniyetle, nîmetlere şükür hususunda önemli ölçüler beyan ederler.

Abdülkadir Geylânî hazretleri buyurur:

-Sana gelen bütün nimetler için şükür yolunu tut. Şükür de üç şekilde olur:

  1. Dil ile
  2. Kalb ile
  3. Bütün duygularla.

Dil ile şükür: Bütün nimetlerin Cenâb-ı Hak’dan olduğunu itiraf etmektir. Farklı vasıtalarla sana ulaşan her iyilik ve güzelliği Allah tarafından bilmek gerekir. Her şeyi yaratan, yapan getiren O’dur. Şükür herkesten ziyâde O’na layıktır. Sana hediye getirene mi bakmak lazım yoksa asıl hediyeyi gönderene mi? Dışa bağlanıp da işin hakikatinden gâfil olmak gerçekte tam bir câhilliktir.

Fiili şükür: Bütün uzuvları Allah’a kullukta kullanmaktır. Allah’ın emri haricinde hiçbir şeye kulak vermemek, nefse, şeytana ve şahsî arzulara uymamaktır.

Hâlî şükür ise: Kalb ve fiili şükrün bir kulda daimî olarak ana bir vasıf olmasıdır ki esas gâye de budur.

Şükür, nimetlerle ilgili bir kavram olunca kulun nelerin bir nimet olduğunu idrak etmesi de çok önem arz ediyor. Cenâb-ı Mevlâ; “Görmez misin ki, Allah göklerde ne var yerde ne varsa hepsini hizmetinize vermiş olup açık ve gizli, maddî-mânevî tüm nîmetlerini üzerinize yağmur gibi yağdırmaktadır.” (Lokman, 20) buyurmaktadır.

Zahiri nîmetler, yaradılışın güzel olması, dünyevî ve meşru her türlü imkânlar, sâlihlerle sohbet, ilim, ibadet, servet, seyr u sülûk, güzel ahlâktır. Batınî nimetler de günahlardan korunabilmek, Mevla’ya yönelebilmek, kalbinde tecellî eden haller, Hakk’ı bulabilmek, gafletten uzak bir kalbe sahip olabilmek gibi iç dünyaya ait güzelliklerdir ki, ister zâhirî ister bâtınî olsun her nîmet bir şükrü gerektirir. Her nîmetin şükrü de kendi cinsinden olarak, hem nîmetin ve nîmet verenin farkında olmak, hem de o nimetten bir başkasını faydalandırmakla mümkündür.

Sahabilerine en güzel amelleri ve en güzel duaları öğreten Nebîler Sultanı, özel sevgisine mazhar olan Muaz -radıyallahu anh-’a öğrettiği bir dua ile de bütün ümmetine bir hayat programı koymaktadır:

“Ey Muaz! Her namazdan sonra şu duayı okumanı tavsiye ederim:

اَللّٰهُمَّ أَعِنَّا عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

Allahım! Seni anıp zikretmek, nîmetine şükretmek ve Sana lâyık ibâdet etmek için bana yardım eyle.” (Ebû Davud, Vitir)

Mü’min için ideal hayatın temeli, zikir, şükür ve ibadet yani kulluktur.

PAYLAŞ:                

Abdullah Sert

Abdullah Sert Bey 1948 yılında Kütahya-Tavşanlı’da doğdu. İlk ve orta tahsilini Tavşanlı’da, lise tahsilini de Balıkesir İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı. 1966 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle