Kâinatın Fahr-i Ebedisî’nin açtığı çığırla büyük bir medeniyetin günümüze akıp gelen maddî, manevî, ilmî ve irfanî mirasla perverde olan günümüz insanına düşen hem ilahî ve nebevî emirlere ittiba etmek hem de bir vefa olarak bu mirasa sahip olarak gelecekte dua ve hayırla anılmaya vesile olacak güzellikler bırakabilmektir.
Bütün peygamberler gönderildikleri toplumlar için yeni bir hayatın öncüleri olmuşlardır. Onlar yaşadıkları toplumlara her şeyden önce sadece Allah’a kulluk etmelerini, O’na karşı takva sahibi olmalarını ve kendilerine uymasını isterler. Hakk’ın elçileri olarak kendilerine uyuldukça hem yaşadıkları zaman ve mekâna Yüce Yaratıcı’nın razı olduğu hayat tarzı hâkim olur hem de kendilerinden sonraya güzellikler kalır.
Allah Teâlâ Halili/ Dostu İbrahim’i yüce kitabında kıyamete kadar gelecek nesillere anlatır, O’nun bütün imtihanları geçtiği anlatıldıktan sonra “Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. İbrahim’e selâm olsun. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o mü’min kullarımızdandı.” (Saffât, 108-101) buyrulur. Böylece hayatı güzel yaşayarak geriye de güzellikler bırakabilen Nebilerin her biri, ilahi bir selâmla selamlanarak Son Nebi’ye tanıtılır.
Âhiret hayatının gerçekliğinden şüphesi olmayan her insan şüphesiz gelecekte de yaşamak ister. Gelecekte yaşamak bir peygamber duasıdır. Rabbin, kendisini selâmla yâd ettiği İbrahim aleyhisselam Rabbine olan münacatında ondan hikmet, sâlihlere katılmak gibi taleplerde bulunmuşken “Bir de sonraki nesiller beni hayırla, doğrulukla yad etsin.” (Şuârâ, 84) diye iltica eder. Rabbimiz de O’nun duasını kabul buyurur ve bir sünnet olarak namazlarda Habib ve Halil beraber zikredilir. Gelecekte anılmak için ise yaşarken gelecek için neler bırakıldığı önemlidir.
Hâtemü’n-Nebiyyîn (Nebilerin Sonuncusu) Sevgili Efendimizin ise kıyamete kadar nâmı ve şânı yaşayacaktır ve O bütün âlemler için gönderilmiş ilahi bir rahmettir.
Öncelikle hayatın bütün alanlarında en güzel bir örnek olarak yaşayışı ile bir rahmet olmuş, sonra da Rabbin razı olduğu bütün güzellikleri geleceğe taşıyacak bir nesli inşa etmekle en büyük bir mucizeyi gerçekleştirmiştir.
İslam hukuku metodolojisinin en mühim simalarından olan Karafi (v. hicrî 684)’nin tespiti ile “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hiçbir mucizesi olmasaydı yetiştirmiş olduğu ashâb-ı kiram O’nun nübüvvetini ispata kâfi gelirdi…”
***
Nebiler sultanı efendimizin en çok mesud ve bahtiyar olduğu husus ise Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve yardımı ile kendisinden sonra İslam’ı yaşayacak bir neslin yetişmiş olması idi.
Enes ibn-i Mâlik el-Ensarî (r.a) şöyle anlatır:
“Nebiyy-i Ekrem’in vefat ettiği hastalığında Ebû Bekir (r.a) ashab-ı kirama namaz kıldırıyordu. Nihayet Pazartesi günü olunca sahabiler saflar hâlinde namaza durdukları esnada Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.s.) odasının perdesini açıp bize bakmaya başladı. Ayakta duruyor ve mübarek yüzleri Mushaf yaprağı gibi parıl parıl parlıyordu. Sonra tebessüm etti. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’i görmenin sevinciyle az kalsın namazı bozuyorduk. Ebû Bekir (r.a), Nebiyy-i Ekrem’in namaza çıktığını zannederek safa girmek için geri geri gelmeye başladı. Nebî (s.a.s.) bize:
“Namazınızı tamamlayın!” diye işaret etti ve perdeyi örttü. İşte o gün vefat etti.” (Buhârî, Ezân, 46)
Zât-ı risâletleri bu saadeti yaşarken ümmetini de geleceğin inşası için güzel çığırlar açmaya teşvik ediyordu.
Bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kim İslam’da güzel bir çığır açarsa, hem onun sevabını hem de kendisinden sonra onunla amel edenlerin sevabını alır; üstelik onların sevaplarından da hiçbir şey eksiltilmez. Kim de İslam’da kötü bir çığır açarsa, hem o yaptığının günahını hem de kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahını yüklenir; üstelik onların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez.”
Sonra Rasûlullah (s.a.s) şu ayeti okudu:
“Biz onların önden gönderdiklerini ve geride bıraktıkları eserlerini (izlerini) yazarız.” (Yâsîn Suresi, 12) (Müslim, 1017)
Bütün müslümanların yaptığı haseneler, sâlih ameller ve ibâdetlerin bir misli, Rasûlullah (s.a.s) Efendimiz’in sayfasına yazılmaktadır. Bunlara ilaveten bir de ona, insanları hidâyete davet etmek için gösterdiği gayretin ecri yazılmıştır.
Diğer taraftan Efendimiz (s.a.s.)’e ümmeti sayısınca kat kat ecirler yazılmaktadır. Bunun sayısını Allah Teâlâ’dan başka kimse bilemez, akıl onun idrâkinden âciz kalır.
Bu ilahî taksimi doğru okuyan her mümin geleceğe güzellikler bırakabilmek adına bütün himmet ve gayretini İslam’ı talim ve terbiyeye verir, onların nezrine koşar. Ecirlerinin hem hayatında hem de vefatından sonra devamlı katlanarak artmasını ister.
Allah Rasûlü Sevgili Efendimizin bütün ümmeti için çizdiği gelecek programı ise bir nebevî beyanda ise üç başlıkta beyan edilir.
“İnsan ölünce şu üç amel haricinde bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i cariye (devam eden bir hayır), kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı bir evlat.” (Müslim, Vasiyyet 14)
Her biri kendi özelinde farklı bir güzellik taşıyan bu üç amelin belki de yaşadığımız zaman için daha da elzem olanı şüphesiz dua ehli sâlih nesildir, yani insan unsurudur. Çünkü sadaka-i cariyeyi de yapıp yaşatacak, ilmi de geliştirecek neticede insandır. Her türlü hizmetten gaye insanın inşası, insandan da beklenen niçin yaratıldığını doğru okuyup yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak O’na kulluğu gerçekleştirmektir.
Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Âdemoğlu ile ölümün misâli, üç tane dostu olan bir kişiye benzer. O kişiye (ölüm gelince) dostlarından birine:
«‒Bana nasıl yardımcı olabilirsin?» diye sordu. O dostu:
«‒Ben senin malını muhâfaza ediyorum. Ondan dilediğin kadar alabilirsin. Almayıp bıraktığın şeyler ise senin değildir.» dedi. O kişi diğer dostuna:
«‒Bana nasıl yardımcı olabilirsin?» diye sordu. O da:
«‒Ben seninle ilgili olarak üzerime düşen vazifeleri yaparım, vefât ettiğinde (cenâze namazını kılar), kabre defneder, sonra da seni kendi hâline bırakıp dönerim.» dedi.
Adam üçüncü dostuna:
«‒Bana nasıl yardımcı olabilirsin?» diye sordu. O dostu ise:
«‒Nerede olursan ol ben seninle beraberim!» cevabını verdi.
Birinci dostu, kişinin malıdır. Ondan alıp (Allah yolunda kullandığı, infâk edip hayırlar yaptığı malı) kişinin kendisinindir, (infâk etmeyip) biriktirdiği ise onun değildir.
İkinci dostu, kabilesi ve akrabalarıdır. Vefat ettiğinde gereken tüm işlemleri yapar, sonra da onu kendi hâline bırakırlar.
Üçüncüsü ise amel-i sâlihleridir, o nereye girerse bu dostu da onunla birlikte girer.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 129; Hâkim, Müstedrek, I, 146/251; Heysemî, X, 251)
Kâinatın Fahr-i Ebedisî’nin açtığı çığırla büyük bir medeniyetin günümüze akıp gelen maddî, manevî, ilmî ve irfanî mirasla perverde olan günümüz insanına düşen hem ilahî ve nebevî emirlere ittiba etmek hem de bir vefa olarak bu mirasa sahip olarak gelecekte dua ve hayırla anılmaya vesile olacak güzellikler bırakabilmektir.
Ve minallâhi’t-tevfîk…