Arafat’ta Dinler Gibi…

Arafat’ta Dinler Gibi…

Veda Hutbesi ile de İslam’ın insanlığa kazandırdığı bütün değerler, fem-i saadetten (mübarek Peygamberin lisanından) yüz bin küsur insana bir özet halinde en güzel şekilde tekrar duyurulmuş, sonra da “Burada bulunanlar bulunmayanlara bu beyanları duyursun.” buyurularak müminlere bir tebliğ görevi verilmiştir.

Varlığın tek yaratıcısı ve mutlak hâkimi yüce Allah’ın, mahlûkat içinde çok özel bir hikmet ile yarattığı insanoğluna en büyük lütfu, ona doğru yolu bizzat beyan etmesidir. Bu ilahî beyanı tebliğ için de insanlık tarihi boyunca Yüce Rabbimiz nice Hak elçisi göndermiştir. Hazreti Âdem aleyhisselam ile başlayan nübüvvet zinciri, Habib-i Kibriya sallallahu aleyhi ve sellem ile mühürlenmiş; yine Hazreti Âdem ile açılan vahiy sahifeleri yüce Kur’an ile tamamlanmıştır.

Sertâc-ül Enbiya sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz vasıtasıyla insanlığa duyurulan ilahî beyan (vahiy), kıyamete kadar insanoğluna Hakk’ın razı olduğu hayat nizamını beyan eder. Bunun yanında insanoğlunun gerek iç dünyasından gerekse dış dünyasından gelen her problemin çözümü için yol gösterir.

Yüce Rabb'in hakkında: “Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle Hakk’ın yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab 45-46) buyurduğu Fahr-i Âlem; 23 senelik nübüvvet hayatı boyunca ilahî iradenin murad ettiği hayat esaslarını bizzat kendi örnekliğiyle ortaya koymuştur.

İnanç esaslarıyla, ibadet şekilleriyle, beşerî münasebetleriyle tam bir sapıklık çukuruna düşmüş cahiliye toplumunu; tevhid inancı, sâlih ameller ve yüce ahlâk umdeleriyle yepyeni bir saadet toplumuna dönüştürmüştür ki bunun tarihteki adı “Asr-ı Saadet” toplumudur.

***

“Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 3) ayet-i celilesi yeni bir dinin ve peygamberin gelmeyeceğini beyan ediyor. Bu sebepledir ki yaşadığımız çağda insanlığın; fert, âile ve toplum hayatı olarak, devletler arası ilişkiler olarak, bozulan, zaman zaman da korkutucu zulümlere dönüşen problemlerine karşı ilahî kelamın ve nebevi beyanların cihanşümul esaslarına sarılması bir zarurettir.

Veda Hutbesi ile de İslam’ın insanlığa kazandırdığı bütün değerler, fem-i saadetten (mübarek Peygamberin lisanından) yüz bin küsur insana bir özet halinde en güzel şekilde tekrar duyurulmuş, sonra da “Burada bulunanlar bulunmayanlara bu beyanları duyursun.” buyurularak müminlere bir tebliğ görevi verilmiştir.

Bu nebevî beyanlarla, özet olarak, öncelikle insanın canı, malı, haysiyet ve şerefinin masûniyeti, hakiki Müslümanlığın ölçüsü, emanet ve adâlet şuuru, insanlığın eşitliği, toplum hayatının ahlâkî ve iktisadî nizamı sâde ve beliğ bir üslupla beyan edilmiştir. Şöyle ki:

Ey insanlar!

Hangi ayda, hangi günde, hangi beldede olduğunuzu biliyorsunuz. Ey insanlar! Kanlarınız, mallarınız, haysiyet ve şerefleriniz; Rabbinizle buluşacağınız güne kadar birbirinize haramdır. Mümin mümine, şu gün (Arafat) günü gibi haramdır. Yaptığı dedikoduyla etini yemesi haramdır. Irzına, namusuna ve haysiyetine zulmetmesi haramdır. Kasten ona bir kötülük yapması haramdır. Yüzüne vurması haramdır. Eziyet vermesi haramdır. Hatta kötülük yapmak maksadıyla bir müslümanın ötekini itip kakması bile haramdır.

 

Hakiki Müslüman:

Size kimin hakîkî müslüman olduğunu haber vereyim mi? Asıl müslüman, dilinden ve elinden insanların emniyette ol­duğu kişidir. Kimin gerçek mü’min olduğunu da haber vereyim mi? Hakikatte mü’min, insanların, malları ve canları husûsunda kendisine güvendiği kimsedir. Kimin muhâcir olduğunu size söyleyeyim mi? Asıl muhâcir, hatâ ve günahları terk eden kişidir. Asıl mücâhid de Allâh’a tâat yolunda nefsiyle mücâhede edendir.

Benim sözlerimi iyi dinleyin ki, izzet ve şerefle huzur içinde yaşayasınız. Sakın zulmetmeyin! Sakın zulmetmeyin! Sakın zulmetmeyin!

Ey insanlar! Allah’tan korkun, O’na karşı takvâ sahibi olun. «…İnsanlara eşyâlarını eksik vermeyin ve yeryüzünde fesat çıkararak fenalık yapmayın!»[1]

 

Emânete Dikka Edin!

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, kendisine güvenerek emanet bırakan kişiye onu iade etsin! Size hediye verene karşılıkta bulunun! Başkalarına kefil olan, mes’ûliyeti üzerine almış demektir. Borç ödenmelidir.

Bana neseplerinizle değil amel-i sâlihlerinizle gelin. Ben bütün insanlara da size de aynı şeyleri söylüyorum.

 

Câhiliye Âdetleri Kaldırıldı!

Dikkat edin! Câhiliye fâizi kaldırılmıştır. Lâkin «Anaparalarınız si­zindir. Ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.»[2] Allah Teâlâ, fâizi kesinlikle yasakladı. Kaldırdığım ilk fâiz, amcam Abbâs bin Abdilmuttalib’in fâizidir.

Allah’ın en büyük düşmanı, kendisine herhangi bir kastı olmayan birini sebepsiz yere öldüren ve kendisine el kaldırmayana sebepsiz yere vurandır.

 

Cezâlar Şahsîdir!

Ey insanlar! Herkes yalnızca kendi işlediği suç sebebiyle cezâ görür. Evlâdın yaptığından dolayı baba, babanın yaptığından dolayı da evlât cezâya çarptırılmaz.

Ey insanlar! Şeytan, şu topraklarınızda kendisine tapılmasından, bilhassa namaz kılanların kendisine tapmasından ümîdini kesmiştir. Ancak, bunun dışındaki küçük gördüğünüz davranışlarınızda kendisine itaat edilmesinden râzı olacaktır. Sizi birbirinize düşürmek ve aranızı bozmak için çalışacaktır. O hâlde dîninizi, küçük gördüğünüz hatalı davranışlardan koruyunuz!

 

Kadınlarınıza İyi Davranın!

Ey insanlar! Kadınlarınızın sizin üzerinizde hak­ları, sizin de kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, yataklarınızı sizden başkasına çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kişileri izniniz olmadan eve almamaları ve çirkin davranışlarda (edepsizlik ve hayâsızlıkta) bulunmamalarıdır. Allah onları uyarmanıza ve yatakları ayırma­nıza izin vermiştir. Bunlardan vaz­geçer ve size itaat ederlerse, meşrû ve örfe uygun olarak rızıklarını ve giyimlerini temin etmeniz gerekir. Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz! Çünkü onlar size sığınmışlardır. Siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Allah’ın hükmüyle ve O’nun adını anarak namuslarını helâl edindiniz. Kadınlar hakkında Allah’tan sakının ve onlara iyi davranın!

 

Bu Sözleri Duyurun!

Burada bulunan bulunmayana iletsin. Çünkü burada bulunmayan nice insanlar vardır ki sözlerimi tutarak bizzat dinleyenlerden daha mesûd olurlar.

Sakın hâ benden sonra, birbirinin boynunu vuran kâfirler hâline gelmeyin! Size öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sımsıkı sarılırsanız, ondan sonra asla sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünneti. Bunlarla amel ediniz! Ehl-i Beytimi de size emânet ediyorum.

 

İnsanlar Eşittir!

Ey insanlar! Rabbiniz tektir, babanız birdir. İslâm’da insanlar eşittir. Hepiniz Âdem’in evlâdısınız, Âdem de topraktandır. Allah Teâlâ buyuruyor: «Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerliniz, O’ndan en çok korkanınızdır…»[3] Arabın, Arap olmayana, siya­hın kırmızıya, kırmızının da siyaha karşı takvâdan başka bir üstünlüğü yoktur.

Ey Kureyş cemaati! İnsanlar âhireti getirirken, siz de dünyayı boynunuza yüklenmiş olarak gelmeyin! Çünkü ben sizi Allah’tan gelecek hiçbir şeye karşı koruyamam.

 

Ve Sizi Bekleyeceğim…

Şunu bilin ki, peygamberler ümmetlerinin çokluğuyla övünürler. Beni mahcûb etmeyin ve yüzümü kara çıkarmayın! Ben Kevser Havuzu’nun kapısında sizi bekleyeceğim.

Benden sonra peygamber, sizden sonra da ümmet yoktur. Rabbinize ibâdet edin, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunu tutun, zekâtlarınızı ödeyin ve idarecilerinize itaat edin ki Rabbinizin cennetine giresiniz.”[4]

Küresel kundakçıların fesada verdiği dünyanın, gerçek nizamının yeniden tesisi; bir arefe günü Arafat’ta, bu nebevî esasları bizzat sahibinden dinler gibi, yeniden dinlemek ve anlamakla mümkün…

 

[1] Hûd 11/85.

[2] el-Bakara 2/279.

[3] el-Hucurât 49/13.

[4] Bkz. Buhârî, Hac, 132; Meğâzî, 77, 78; Müslim, Hac, 132, 147, 283; Kasâme, 26; Cihâd, 20; Ebû Dâvûd, Menâsık, 56, 77; Talak, 40; Tirmizî, Cuma, 80; Radâ, 11; Tefsîr, 10; Menâkıb, 32; İbn-i Mâce, Menâsık, 63, 76, 84; Sadaka, 9; Dârimî, Mukaddime, 24; Menâsık, 34, 84; Ahmed, V, 30; İbn-i Hişâm, IV, 275-276; Yâkubî, II, 109-110; Hamîdullâh, el-Vesâik, s. 360-368.