İbn-i Atâullah el-İskenderî  - 6

İbn-i Atâullah el-İskenderî - 6

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Düşmanla savaşta haz ve zevk yoktur. Savaşta ancak mızrakların keskin uçları vardır. Sen evvelâ nefsinle savaş; işte gerçek büyük savaş budur.”

[Hepimiz bu cihâna kulluk imtihanımızı olmaya geldik. Bu imtihanda aşmamız gereken en büyük engellerden biri ise ham nefsimiz. Zira Hakkʼa kulluğu lâyıkıyla îfâ edebilmek için, nefsi doğru tanımak, onun var oluş gayesini iyi anlamak, yine onun hile ve tuzaklarına karşı son derece dikkatli ve tedbirli olmak elzem. Bundan dolayıdır ki;

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

“Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” buyrulmuştur. Bu veciz cümle, makbul bir kulluk için hem Rabbimiz karşısındaki âcizlik ve hiçliğimizi, hem de nefsin hakîkatini idrâk etmenin lüzumunu ifade etmektedir.

Nefs; ilâhî imtihan sırrına binâen, iç dünyamızda bulunan ve tezkiye edilmesi gereken, yani kötülüklerden arındırılıp Hakkʼa râm edilmesi îcâb eden, sırlarla dolu bir kuvvettir.

Nefsinin esiri olmuş kimseler; servet, şöhret, makam-mevkî gibi maddî ve zâhirî başarılara erişip diledikleri gibi zevk u sefâ sürdüklerini zannetseler bile, aslında rûhen muzdariptirler; hakîkatte esaret altındaki bir köleden farksızdırlar.

Zira gerçek mânâda hür kimse;

–Nefsine hâkim olabilen, yani onun aşırı isteklerine veya gayr-i meşrû arzularına boyun eğmeyen, hırslarına yenik düşmeyen kimsedir.

–Kula kulluktan ve fânî varlıklara bağımlılıktan kurtulabilmiş kimsedir.

–Bilhassa tembellik, haset, kıskançlık, aç gözlülük, gurur, kibir, ucub, kin ve öfke başta olmak üzere bütün nefsânî zaafları aşabilen, kendini hevâ ve hevesinin şerrinden koruyabilen kimsedir.

Nefsinin hevâ ve hevesine, yani kötü duygu ve arzularına esir olmaktan kurtulamayan bir insan, Allah Teâlâ’ya tam bir teslîmiyetle kul olamaz. Nitekim Rabbimiz;

(Ey Peygamber!) Hevâ ve hevesini kendisine ilâh edineni gördün mü?!.” (el-Furkân, 43) buyurmaktadır.

Hadîs-i şerîfte de:

“Allâh’a göre gök kubbe altında kendisine tapılan sahte ilâhlar arasında, peşine düşülen hevâdan (nefsânî arzulardan) daha ağırı ve daha kötüsü yoktur.” buyrulmaktadır. (Heysemî, I, 188)

Hakîkaten, gâfil insanın Rabbini bırakıp da en çok kulluk ettiği, kendi nefsidir. Allâhʼın emrini îfâya mânî olan keyfî kararlar, İslâmʼın hükümlerine ters düşen “bana göre” ve “bence”ler, âdeta nefsin etrafında tavâf etmektir.

Aile hayatında, iş hayatında, ticarî hayatta, evlât yetiştirmede, velhâsıl hayatın her safhasında, ilâhî ve nebevî tâlimatlarla tezat teşkil eden bu tür nefsânî duygu, düşünce ve arzular; mânevî hayata saçılan zehirlerdir. Her biri, rûha vurulan zincirler mesâbesindedir. Bu zincirleri kırıp atmadan, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olmak mümkün değildir.

Nasıl ki Sakarya Nehri, Karadeniz’e döküldüğü zaman, artık Karadenizʼde Sakarya bulunamazsa, o artık Karadeniz’de kaybolursa; bir mü’min de Rabbinin râzı olmadığı bütün arzularını bertaraf etmeli, irâdesini Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine râm ederek O’nda fânî olmalıdır. Tevhîdin hakîkatine de ancak bu sâyede erişilebilir.

Bir Hak dostu, bu hâli ne güzel ifade eder:

“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan…”

Hazret-i Mevlânâ da güzel bir tespitte bulunur:

“Gökteki bulutların ve deryâlardaki suların, kendilerine ait bir rengi yoktur. Onları renkten renge koyan, semâdaki Güneş’tir.”

Hikmet ehli de bunu şöyle îzah eder:

“Asıl hüner; nefsânî arzuların şerrinden kurtularak renksizliğe nâil olmak ve «Sıbğatullâh»a / Allâh’ın boyasına[1] boyanabilmektir.”

Yani Allâh’ın rızâ ve muhabbetine giden yol, hâl ve davranışlarımızın, ilâhî ahlâka berrak bir ayna olmasından geçer. Öyle bir ayna ki, orada nefsânî zaaflarla bulanık hâl ve ameller değil; merhamet, şefkat, affedicilik başta olmak üzere, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî esmâsının tecellîleri seyredilmelidir.

Tasavvuf büyüklerinin; “İlâhî ahlâk ile ahlâklanmak” diye tâbir ettikleri “Hak’ta fânî olmak” da böyle bir tezkiye / mânevî arınma ile mümkündür.

Mânevî terbiye ve tekâmül mektebi olan tasavvufta, nefsin tezkiyesi için başvurulan bazı usûller vardır. Bunların başında riyâzat ve mücâhede gelir. Riyâzat, nefsin hoşuna giden şeylerden el çekmek; mücâhede ise nefsi, hoşlanmadığı bazı zorluklarla terbiye etmektir.

Nefsin ıslâhı yolunda gösterilen gayretlerin dünyevî tarafı acı olsa da uhrevî tarafı son derece tatlıdır. Nasıl ki bir zaferin değeri, ona ulaşmak için katlanılan güçlükler nisbetinde büyükse, nefsi terbiye etmek için çekilen çilelerin de Hak katındaki kıymeti çok büyüktür. Bu hakîkate işaretle hadîs-i şerîfte;

“(Esas) mücâhid, nefsine karşı cihâd edendir.” buyrulmuştur. (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2/1621; Ahmed, VI, 20)

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri de bu hakîkat sebebiyle tasavvufu; “nefse karşı sulhü olmayan bir cenk” diye tarif etmiştir.

Fakat bu mücâdelenin usûlü; nâkıs akıllar veya enfüsî tercihler ile değil, Rabbimiz’in emir ve nehiyleri ile belirlenmelidir. Nitekim Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleriʼne:

“–Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?” diye sorulduğunda, Hazret şu cevâbı vermiştir:

“–Bu ikisinin farkını tespit edebilmek oldukça zordur. Nefs, bu isteklerin Rahmânî mi, şeytânî mi olduğunu ayırt edebilme hususunda insanları çoğu defa yanıltır. Bunun için, yalnızca Allâh’ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakikî kulluk budur.”

Zira nefsin doğru zannettiği ve hoşlandığı nice şey vardır ki aslında yanlış ve neticesi şerdir. Yahut bunun zıddına, nefse yanlış ve nâhoş gelen nice şey vardır ki aslında doğru ve neticesi hayırlıdır. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:

“…Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)

Dolayısıyla hayat yolculuğumuzda pusulamız; nefsimizin istedikleri veya istemedikleri değil; nefsimiz hoşlansa da hoşlanmasa da Allah ve Rasûlʼünün emir ve nehiyleri olmalıdır. Zira gerçek saâdet ve ebedî kurtuluş, ilâhî ve nebevî tâlimatlara uymaya bağlıdır.

Sahâbe-i kirâmdan Abdurrahman bin Avf’ın şu ifadeleri, bu hakîkatin ne güzel bir misâlidir:

“İslâm, nefse hoş gelmeyen bazı zor emirler getirmişti. Biz, hayırların en hayırlısını, nefislerin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk.

Meselâ Rasûlullah ile Mekke’den çıkıp hicret etmiştik. Nefsimize ağır gelen bu hicretimizle, bize fazîlet ve zafer bahşolundu.

Yine Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de:

«Nitekim pek yerinde ve gerekli bir iş için Rabbin Sen’i evinden çıkardığı zaman, mü’minlerden bir kısmı bundan hoşlanmamıştı. Gerçek apaçık meydana çıktıktan sonra bile, onlar bu hususta Sen’inle münâkaşa ediyorlardı. Sanki gözleri göre göre ölüme sevk ediliyorlardı.»[2] buyurarak târif ettiği hâl üzere, Allah Rasûlü’nün yanında Bedir’e çıkmıştık. Allah Teâlâ burada da bizler için fazîlet ve zafer lûtfetmişti.

Velhâsıl biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize zor gelen emirler sâyesinde ulaşmıştık.” (Heysemî, VII, 26-27)

Deniz kıyılarında bazı taşlar vardır. Dalgalar tarafından asırlar boyunca dövüle dövüle pürüzlerinden arınmış, ayrıca granit gibi de sertleşmişlerdir. Artık kolay kolay kırılamazlar.

“Hakîkat, yumruklandıkça kuvvetlenir.” denildiği gibi; zorluklar da insanı pişirir, geliştirir, olgunlaştırır. Ayrıca her zorluktan sonra bir kolaylığın geleceği, ilâhî bir vaaddir.[3] Allâh’ın rızâsı da, çoğu zaman nefsin hoşlanmadığı ve îfâsında zorlandığı sâlih amellerde gizlidir.

Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyruluyor:

“Cennet, nefsin sevmediği şeylerle (yani sâlih amellerle); Cehennem ise, nefse hoş gelen ve nefsin arzuladığı şeylerle (yani nefsâniyeti tahrik eden günahlarla) çevrilmiştir.” (Buhârî, Rikāk, 28; Müslim, Cennet, 1)]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Bazı câhil ve gâfil kimseler; «Ben falan şeyhin sohbetinde bulundum, ondan feyiz aldım.» diye, asılsız ve bâtıl iddiâlar içine girdiler. Aslında olması gereken, bu bu sohbetler sonunda onların (idrak seviyelerine göre) Allâh’a karşı duydukları korku ve saygılarının artmasıydı.”

[Mânevî sohbetlerden gerçek istifade, o sohbetlerin muhtevâsındaki ilim, irfan ve hikmetler ile hâl ve amellerini güzelleştirmek, sâlih müʼminlerin gönül dokusundan hisseler almak, yani onlardan mânen istifâde ederek kalben tekâmül etmektir. Yoksa bu meclislerin müdâvimi olmakla övünüp bunu insanlar nezdinde îtibar kazanma aracı hâline getirmek ve dünyevî menfaatler için toplumda âdeta bir hüsn-i hâl kâğıdı gibi kullanmak değildir.

Diğer taraftan, istikâmet sahibi ve takvâ ehli bir mânevî rehberin sohbet ve yakınlığında bulunmak, sâlih ve sâdık müʼminlerle beraber olmak, elbette büyük bir nîmettir. Fakat bu sohbet ve dostlukları kâfî görüp, o yakınlığın gerektirdiği fazîletleri hayatına aksettirmekte ihmâlkârlık göstermek de büyük bir gaflettir.

Zira Yunus Emre gʼin tâbiriyle:

Çeşmelerden bardağın doldurmadan kor isen,

Bin yıl anda durursa, kendi dolası değil!..

Sohbet, sırf dört duvar arasındaki bir beraberlikten ibaret değildir. O sohbetlerden gerçek mânâda istifade etmek; hata, kusur ve noksanlıklarını tespit edip bunların telâfi ve tedavisi için kendine bir reçete çıkarmak ve bu reçeteyi harfiyen uygulamakla olur.

Şu hâdise, bu hakîkati ne güzel ifade eder:

Hak dostlarından Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün yolda gidiyor, bir genç de ayak izlerine basarak onu takip ediyordu. Şeyhin üzerinde bir kürk vardı. Genç:

“–Efendim, kürkünüzden bir parça verseniz de bereket ve feyzinizden istifâde etsek!” dedi.

Hazret, ona şu hikmetli cevâbı verdi:

“–Kürkünü değil, bizzat Bâyezîd’in derisini giysen, onun yaptığı amelleri yapmadıkça bir fayda göremezsin!”[4]

Dolayısıyla Allâh’ın sâlih kullarıyla beraber olup onların sohbetinde bulunmak gerekliyse de sâlihlerden gerçek mânâda bir istifâde için, onların ahlâkıyla ahlâklanmaya da samimiyetle gayret göstermek îcâb eder. Yoksa kuru kuruya bir fiilî beraberlik -az çok bir fayda sağlasa da- istenen neticeyi temin etmez.

Kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar. Buna mukâbil, uzak diyarlardaki nice müridler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, muhabbet ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” sözü de esâsen bunu ifade eder.

Mânevî terbiyede mürşidin kâmil olması ne kadar mühim ise, mürîdin de ona samimî bir gayretle tâbî olması, aynı derecede mühimdir. Nitekim ashâb-ı kirâm, âdeta gölgenin gövdeye olan sadâkatiyle Peygamber Efendimiz’e tâbî oldular, itaatleri nisbetinde de mânen seviye kazandılar.

Mûsâ u Hızır u’a gittiği zaman; “Sana verilen ilimden bana öğretir misin?” demedi, “Sana tâbî olabilir miyim?” dedi.[5] Yaşadıkları fevkalâde hâdiselerden sonra, tâbî olmanın faydasını gördü.

Demek ki mârifetullahtan nasîb alabilmek, kuru bir muhabbet iddiâsı ve zâhirî yakınlığa değil, samimî bir gayretle tâbî olmaya bağlıdır.

Sâlih ve sâdık mü’minlerle beraberlikten maksat da, gönül ve fiil beraberliğidir. Hayat ve hâdiseler karşısında onlar gibi düşünüp onlar gibi davranabilmektir. Bu kalbî beraberlik hâli varsa zâhirî ayrılıkların zararı yoktur. Yine bu gönül beraberliği yoksa zâhirî beraberliğin faydası yoktur.]

İbn-i Atâullah el-İskenderî Hazretleri buyurur:

“Allah dostlarının sohbetlerine katılan herkes, bu sohbetlerle doğru yolu bulmuş değildir. Bu sebeple onların sohbeti, Allâh’ın azâbından kendini güvende hissetmene yol açmasın. Kendini O’nun azâbından güvende görerek Allâh’a karşı aldanan kimse, gerçekte O’na âsî olmuştur.”

[Allâhʼın sâdık kullarıyla beraber olmak, bir emr-i ilâhîdir. Fakat -daha önce de ifade ettiğimiz gibi- onların hâliyle hâllenmeden, onlarla beraber bulunmayı ebedî kurtuluş için kâfî görmek, büyük bir aldanıştır.

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî’nin güzel bir ifadesi vardır:

“Bir bedevî gördüm. Oğluna diyordu ki:

Evlâdım! Kıyâmet günü sana; «Ne kazandın?» derler, «Hangi neseptensin?» demezler! Yani amelini sorarlar, «Baban kimdir? (Şeyhin kimdir?)» demezler...”

Nitekim bir hadîs-i şerîfte de:

“…Amelinin kendisini geride bıraktığı kişiyi, nesebi öne geçiremez.” buyruluyor. (Müslim, Zikir, 38; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

Dolayısıyla âhirette kulu kurtaracak olan; babasının hoca, dedesinin hacı olması yahut büyük bir mürşid-i kâmile mensûbiyetinin bulunması değil; kendisinin hâl ve yaşayışıyla Allah Rasûlü ve Hak dostlarına ne kadar benzeme gayreti içinde olduğudur.

Allah katında kula fayda verecek olan yakınlık, sâlih ve sâdık mü’minlerle kalbî yakınlıktır. Kalbî yakınlık yoksa; ne fizikî yakınlık, ne kan bağı, ne akrabalık, ne arkadaşlık, hiçbirinin Allah indinde en ufak bir kıymeti olmaz. Tarih, bunun sayısız misâliyle doludur. Meselâ;

Lût uʼın karısı,

‒Nûh uʼın ikinci karısı ve dördüncü oğlu Kenan,

‒İbrahim uʼın babası Âzer,

‒Peygamber Efendimiz rʼin amcası Ebû Leheb, hep peygamber yakınları oldukları hâlde, kâfir ve fâsıklardan aldıkları inʼikâs neticesinde, îman ve itaatten uzak kaldıkları için, küfrün karanlığından kurtulamadılar. Bu yakınlıkları, onları ebedî azâba dûçâr olmaktan kurtaramadı.

Demek ki sâlih zâtların istikâmetine girmeden, onların amelini işlemeye samimiyetle gayret göstermeden, sırf onların yanında, yolunda ve sohbetinde bulunmaya güvenerek ebedî kurtuluşa ereceğini ummak; ham bir hayaldir, kendini kandırmaktır.

Tasavvufî bir kisve altında ve kuru bir muhab­bet iddiâsıyla; “Falan zât mahşerde benim elimden tutar, o beni kurtarır!” gibi câhilâne sözler, kulu nefsâniyetin tuzağına düşürür.

Elbette şefaat haktır. Fakat âyet-i kerîmelerde:

“O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden râzı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.” (Tâhâ, 109)

“…İzni olmadan Oʼnun katında kim şefaat edebilir?..” (el-Bakara, 255) buyruluyor.

Demek ki âhirette yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın diledikleri şefaat edebilir ki onlar da meçhuldür. Dolayısıyla şefaat konusunda haddi aşan ifadelerden sakınmak, mühim bir kulluk edebidir.

İntisâb ettiği şahsa muhabbette aşırıya kaçarak onu âdeta Cennet’i garantilemiş gibi görmek de ayrı bir yanlışa sürüklenmektir. Asr-ı saâdette yaşanmış olan şu hâdisenin verdiği dersi, hepimiz mühim bir hayat düsturu edinmeliyiz:

Sahâbenin meşhur zâhid ve âbidlerinden biri olan Osman bin Maz’ûn t, Medîne’de Ümmü’l-Alâ isminde bir kadının evinde vefât etmişti. Bu kadın:

“–Ey Osman, şehâdet ederim ki şu anda Allah Teâlâ sana ikram etmektedir.” dedi.

Rasûlullah r Efendimiz müdâhale ederek:

“–Allâh’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdu. Kadın:

“–Bilmiyorum vallâhi!” deyince, Allah Rasûlü r şu îkazda bulundu:

“–Bakın, Osman vefât etmiştir. Ben şahsen onun için Allah’tan hayır ümîd etmekteyim. Fakat ben peygamber olduğum hâlde, bana ve size ne yapılacağını (yani başımızdan ne gibi hâller geçeceğini) bilmiyorum.”

Ümmü’l-Alâ der ki:

“Vallâhi, bu hâdiseden sonra hiç kimse(nin hâli ve istikbâli) hakkında bir şey söylemedim.” (Buhârî, Tâbîr, 27)

Unutmayalım ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile -beşeriyet îcâbı- “zelle” denilen bazı hatâlar işlerler. Fakat ilâhî yardıma mazhar oldukları için, vahiyle tashih edilirler. Peygamber Efendimizʼden sonra kimseye vahiy gelmeyeceğini göre, hiç kimse hatâ ve kusurdan münezzeh değildir. Hattâ Peygamber Efendimizʼin Cennetʼle müjdelediği sahâbîler arasında dahî, siyasî bakımdan ümmete daha faydalı olma iddiasıyla bazı ihtilâflar çıkmış, karşı karşıya gelmişlerdir. Bu itibarla, peygamberler dışında hiç kimse kusursuz ve günahsız değildir.

Dolayısıyla, mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet etmek gerekliyse de, bağlı bulunduğu mânevî rehberini yüceltmede aşırıya kaçarak; “gavs-ı âzam, kutbuʼl-aktâb” gibi mübâlağalı pâyeleri kolayca yakıştırıvermek doğru değildir.

Peygamber Efendimiz r bile Allâhʼın Habîbi olduğu hâlde;

“Hakkımda, hristiyanların Meryem oğlu Îsâ’ya yaptıkları aşırı övgülerde bulunmayın. Şurası muhakkak ki ben, Allâh’ın bir kuluyum. Benim için; «Allâh’ın kulu ve Rasûlü» deyin.” buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ, 48)

Diğer taraftan, peygamberler ve onların müjdeledikleri dışında hiçbir kulun, son nefesini îmanla verebilme hususunda bir teminâtı yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde, Cennetʼe bir karış kala ilâhî azâba dûçâr olanlar ve bunun aksine, Cehennemʼe bir karış kala ilâhî rahmete nâil olanlar bildirilmektedir.

Bundan dolayıdır ki “Aşere-i Mübeşşere”, yani daha dünyada iken Cennet’le müjdelenen sahâbîlerden hiçbiri, nâil oldukları bu müjdeye güvenip kulluk vazifelerinde gevşeklik göstermemiş, aslâ gurur veya rehâvete kapılmamıştır. Aksine, büyük bir kalbî rikkatle, gayretlerini daha da artırma azmi içinde, örnek bir kulluk hayatı yaşamışlardır.

Şu hâdise, sahâbedeki bu hassâsiyeti ne güzel ifade etmektedir:

Ashâb-ı kirâmdan Selmân-ı Fârisî tʼa iki kişi selâm vererek:

“–Sen Rasûlullah r’in sahâbîsi misin?” diye sormuşlardı. O da:

“–Bilmiyorum.” cevabını verdi.

Gelenler, acaba yanlış birine mi geldik diye tereddüt ettiler. Bunun üzerine Selman t sözlerini şöyle tamamladı:

“–Ben Rasûlullah r’i gördüm, O’nun meclisinde bulundum. Ancak Allah Rasûlü’nün asıl sahâbîsi, O’nunla birlikte Cennet’e girebilen kişidir.” (Heysemî, VIII, 40-41; Zehebî, Siyer, I, 549)

Hâlbuki Selman t, yüksek fazîletleri sebebiyle en güzîde sahâbîlerden olmuş, Rasûlullah r Efendimizʼin;

“Selman bizdendir, Ehl-i Beytʼtendir.”[6] iltifatına mazhar olmuştu. Buna rağmen o mübârek sahâbî, Allâhʼa kulluğunu, Rasûlullah r Efendimizʼin sünnetine bağlılığını ve gayret-i dîniyyesini hiçbir zaman yeterli görmeyip ömrünün sonuna kadar takvâ hassâsiyetiyle yaşamaya devam etmiştir.

Âhiretleri hakkında ilâhî teminat altında bulunan peygamberler dahî, “havf ve recâ” yani “korku ve ümit” duyguları arasında dâimâ ilâhî rahmete sığınmışlardır. Meselâ; maldan, candan ve evlâttan imtihan vererek Allâh’ın Halîl’i/dostu olan İbrahim u âhiret endişesi içinde:

وَلَا تُخْزِن۪ى يَوْمَ يُبْعَثُونَ

(Yâ Rabbi! Kulların) diriltilecekleri gün beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) niyâzında bulunmuştur.

Yine Hak dostlarından, büyük müçtehid Süfyân-ı Sevrî Hazretleri’nin genç yaşta beli bükülmüştü. Sebebini soranlara şöyle derdi:

“–Kendisinden ilim tahsil ettiğim bir hocam vardı. Vefâtı esnâsında ona telkinde bulunduğum hâlde bir türlü kelime-i tevhîdi söyleyemedi. İşte bu hâli görmek, benim belimi büktü.”[7]

Velhâsıl, nice Hak dostu “hüsn-i hâtime” yani son nefesi îman selâmeti ile verebilmek için sevenlerinden duâ talep etmişken; kulluk vazifelerini yerine getirmeye gayret etmeden, sırf bir mürşide intisâbı/bağlılığı ebedî kurtuluş için kâfî görmek, büyük bir gaflet ve cehâlettir. Böyle bir anlayışın, hakikî tasavvufla hiçbir alâkası yoktur!]

Cenâb-ı Hak, son nefesimize kadar Kur’ân ve Sünnet istikâmeti üzere bir takvâ hayatı yaşamayı, bu dünyada sâlihlerle beraber olup âhirette de sâlihler zümresiyle haşr u cem olmayı, cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn!..

 

 

[1] Bkz. el-Bakara, 138.

[2] el-Enfâl, 5-6.

[3] Bkz. el-İnşirâh, 5-6.

[4] Attâr, Tezkire, s. 191.

[5] Bkz. el-Kehf, 66.

[6] Hâkim, III, 691/6541; Heysemî, VI, 130; İbn-i Hişâm, III, 241; İbn-i Sa‘d, IV, 83.

[7] Bkz. Attâr, Tezkiretüʼl-Evliyâ, sf. 70, Erkam Yayınları, İstanbul 1984.