Musa Efendi Orta Yolu Hayat Tarzı Edinmişti

Musa Efendi Orta Yolu Hayat Tarzı Edinmişti

Hocam, Merhum Musa Topbaş Efendi’nin hayatını kaleme aldığınız kitabınıza “Sahibü'l-Vefâ” ismini verdiniz. Öncelikle buradan başlamak isteriz: “Vefa”yı, Musa Efendi’nin şahsiyetinde nasıl tarif edersiniz?

Öncelikle 27 yıl önce ebediyet yurduna uğurladığımız merhum üstadımız Musâ Efendi Hazretlerini bir vefa olarak hemen her yıl gündemine alan ve hatta gündeminden hiç düşürmeyen Altınoluk dergimize teşekkür etmek isterim. Zira Musa Efendi ve Altınoluk arasında sıkı bir bağ vardır. Böyle bir derginin çıkmasına kendileri vesile olduğu gibi onun gelişip büyümesinde de çok yönlü himmetleri olmuştur. 40. yılını idrak ettiğimiz Altınoluk’un bu bereketli yürüyüşünde bu Hak dostunun ihlası, duası ve himmeti vardır, desek elbette mübalağa etmiş olmayız. Rabbimiz ihlasla atılan tohumları tarla farelerine yem etmiyor. Bu itibarla diyebiliriz ki Altınoluk dergimiz onun sevenlerine aziz bir emanetidir. Emanete sahip çıkmak da bizlere düşen bir vefa borcudur.

İbn Atâullah el-İskenderî -kuddise sirruh- bir hikmetli sözünde der ki: “Hak Teâlâ seni sana havale edip nefsinle baş başa bırakacak olursa, kötülüklerin ve ayıpların saymakla bitmez. Fakat Yüce Mevlâ senin üzerinde kendi yüce ihsan ve ikramını gösterecek olursa işte o zaman da methedilecek güzelliklerin saymakla bitmez.”

Musa Efendi -kuddise sirruh- da üzerinde Rabbimizin zahirî ve batınî nice nimetlerinin tecelli ve tezahür ettiği güzel bir kuldu. Böylesi mazhariyetlere ermiş zatları tek bir güzel vasıfla anmak, onları ifadeye yetmez. Ancak sevenleri kendisini hep “Sahibü’l-vefa” diye anageldikleri için kitabımızın isminde de bu vasıfla yâd edilmiş oldu. Onun vefası, gerçekten dillere destan bir vefaydı. O her şeyden önce bir kul olarak elest bezminde Rabbine verdiği söze vefalı olmayı hayatının esas gayesi haline getirmişti. Habibullah Efendimize vefalıydı. Üstazına, ecdadına, yakınlarına ve sevenlerine vefalıydı. Kendisinden evvel âhirete göçen dostlarına, yol arkadaşlarına, vatana hizmet eden güzel insanlara, nice hizmet erlerine ayrı ayrı isim isim gönderdikleri fâtihalar, onun gönüllerde unutulmaz vefâ örneklerinden bazılarıdır.

Musa efendide vefa, sadece unutmamak değil; ilgilenmek, ilgiyi kesmemek, her şeyin ve herkesin hakkını vermek, görüp gözetmek, üzerinde hakkı olduğuna inandığı tüm varlığa karşı teşekkür hissiyatı içinde ihsan üzere olmaktır, diyebiliriz.

Kitabı hazırlarken sizi en çok sarsan, “İşte Musa Efendi'nin ruh dünyası” dediğiniz hususlar nelerdir?

Bir biyografi yazarken insanı asıl sarsan, büyük ve gösterişli kerâmetler değil; bir ömrü baştan sona tutarlı kılan o küçük ve sessiz sahnelerdir. Hak dostlarını bütün yönleriyle tanımak ve tanıtmak, esasen imkânsız gibidir. Özellikle onların gönül alemlerine dair söz söylemek, haddimizi aşan bir cür’et olur. Ancak davranışların, ahlâkın ve hallerin, ruh dünyamızın dışa yansıyan bir grafiği gibi olduğu düşünülürse, Musa Efendi’nin hayatındaki nizam ve intizam, her halinde görülen itidal ve ölçülülük, nezaket, zarafet, sekinet ve vakar, cemal ve celal dengesi, akıl, firaset ve basirete dayalı hayata ve hadiselere dair bakış ve değerlendirme derinliği, insanı kendisine hayran bırakan şahsiyetinin yıldız nişanlarıdır diyebiliriz. Hakk’a ve O’ndan gelene tazimi, O’nun hatırına bütün varlığa yönelik sergilediği muhabbet, merhamet ve şefkat tezahürleri, eşsiz bir sanat eseri gibi gönüllerimizi derinden etkileyen manzaralardır. Bahçesinde bulunan hayvanatın bile sadece zahirî gıdalarını ve ihtiyaçlarını değil, onların gönüllerini de dikkate alan sevgi ve ilgideki adalet hassasiyetini nasıl fotoğraflayabilirsiniz? Ya da bu güzelliği ve derinliği hangi ifade kalıplarına dökebilirsiniz?

Beni belki en çok etkileyen hususlardan bir diğeri de, ondaki kişisel organizasyon başarısı ve gönlündeki güzellik ve kemal tutkusudur.  Bir ömür boyu Hak yolunda yürümüş bu büyük insanın vasiyetnamesindeki şu cümleleri bu tutkunun nasıl bir sevdaya dönüştüğünü ifade eden niyaz dolu yakarışlardır: “Ey kâinatı yaratan, yerlerin, göklerin, kürelerin, zerrelerin, insanların, cinlerin hülâsa bütün mahlûkatın sâhibi yüceler yücesi, ulular ulusu Allahım! Uzun ömür verdin, en değerli dostlarını fakir için rehber eyledin, dünyevî, uhrevî hiçbir şeyi esirgemedin, bol bol saçtın. Buna rağmen gayrete gelip de layıkıyla kulluk edemedim, koskoca ömür, böylece geldi geçti. Hatalar, noksanlıklar birbirini takip etti. Gönlümün istediği gibi yeşeremedim. Yalnız Sen’in yüceliğinle, Rahmânlığınla, Settârlığınla ve Gaffarlığınla teselli buldum.”

Efendim malumunuz günümüz insanının manevi dünyası üç kelime ile özetleniyor: Hız, haz ve tükenmişlik. Musa Efendi’nin o “sekînet ve huzur” halini, günümüzün stres yüklü insanı nasıl yakalayabilir?

Musa Efendi’nin şahsiyetindeki sekinet ve huzur hali, gönlünün Hak ile mutmain oluşundan kaynaklanıyordu. Her an Hak ile beraberlik, insandaki endişe, korku ve vehimleri izale edip bir iç dinginliğe sebep oluyor. Kulun Rabbini tanıması nispetinde teslimiyet ve rızadan yana nasibi artıyor. Her şeyi O’ndan bilen bir şuur yükleniyor gönül âlemine. “Mevlâ görelim neyler; neylerse güzel eyler!” muhtevası bir hâl libası olarak kula giydiriliyor.  Kul âdeta kader sırrına âşina imiş gibi her hadiseyi ibretle ve hikmetle temaşa ediyor. Buradaki incelik şu: Rızâ, olup biteni umursamamak değil; her şeyin yegâne sahibinin Allah olduğunu idrak etmektir. Bu kıvam da kişiliğe tam bir sekinet ve huzur hali olarak yansıyor. Sekinet ve huzura giden yolun bir başka adresini bulmak zor olsa gerektir. Zira gönüllerin itminanı (huzur ve sekineti) ancak Allah ile kurulan sıhhatli bir bağ sayesinde gerçekleşebilecektir. Gel-geç sevdalar, fani hayatın mülk ve saltanatı, geçici avunmalar ve sarhoşluklar oluştursa da derinlikli bir huzur halini asla oluşturamayacaktır.

O şöyle derdi: "Gönül huzuru ve zenginliğin yolu, iktisat, kanaat, şükür ve infaktan geçtiği hâlde, onu başka yerlerde bulmaya çalışanlar, maksatlarına nasıl ulaşabileceklerdir ki? Dön dolaş, bütün iş insanın kendi benliğini bırakması. Kendi benliğini bıraktı mı insan, işte o zaman kâmil oluyor. Ne kadar kolay hâlbuki, ama ne kadar da zor benlikten geçmek. Benlikten geçti mi ne oluyor? Her şey süt liman oluyor; artık herkes dost onunla. Bu yolda huzûra kavuşmak ancak teslimiyetle elde edilir. Kimi evlâdından, kimi malından, kimi de daha farklı hususlardan iptilâlara düşer. Mü’minin dünyada tam rahatlığı olmaz... Sadrı dar olanlar ise her şeyden huzursuz oldukları gibi etraflarına da darlık verirler. Mü’min, kader kendisine ne getirirse onu hemen alır, ona razı olur... Allah Teâlâ bir kula yakınlık nasip ettiği zaman, kula hiçbir şey abes gelmez ve en ufak bir çekişme duygusu bile hissetmez. Onun için her iş yerli yerindedir."

Musa Efendi’deki huzur ve sekinetin ikinci sebebi ifrat ve tefritten uzak “itidal” yani orta hâl ölçüsüdür. Günümüz insanı ya hıza ve çokluk yarışına kapılıp kendini tüketiyor, ya hazza koşup arzularının esiri oluyor. Mûsâ Efendi ise yemede, içmede, ibadette, infakta, ticarette - kısaca her şeyde orta yolu bir hayat tarzı edinmişti. Tükenmişliğin panzehiri tam da budur: Kendini, ibadetini, işini ve aileni dengede tutmak.

Üçüncüsü ve belki en zoru: Şükür ve sabrı bir “hâl” hâline getirmek. Stresli insanın bunu bir çırpıda yakalaması elbette zordur. Ama yol bellidir: Saatli, nizamlı ama telaşsız bir hayat; kaderle barışıklık; ve “madem O'ndan geldi, hoş geldi safa geldi” diyebilen bir gönül. Sekînet bir teknik değil, bir terbiyenin ve ilâhî bir lütfun meyvesidir.

Bugünün insanı dijital dünyanın sanal kalabalıkları içinde yapayalnız. Musa Efendi’nin o kalpten kalbe kurduğu muhabbet dilini, bugünün dünyasında nasıl diriltebiliriz?

Öncelikle gönüller Rab’le buluşacak. O’nunla kurulan ünsiyet ve ülfet nispetinde varlıkla dost olunabilir, yalnızlık girdabından çıkılabilir. Aksi halde bütün varlık yâr değil ağyâr olur. Mûsâ Efendi'nin muhabbet dilinin merkezinde “sohbet” vardı. Ama bizim bugün anladığımız manada bir laf kalabalığı değil; kalbe açılan bir kanal olarak sohbet. Beraberlik anlamında bu sohbetin birinci ve en önemli halkası, Hak’la beraberlik şuurudur. Diğer halka ise yine Hak adına bütün varlıkla kurulan ülfet halkasıdır. Varlık içinde de daha has daire olarak salih ve sadıklarla gerçekleştirilen sohbetlerdir.  Bu nevi sohbet, kalıplardan ziyade aynı hedefe yönelmiş kalplerin birlikteliğinden doğan beraberlik halinin adıdır.

Bugünün sanal kalabalığı ise tam tersine işliyor: Çok temas, az muhabbet; çok mesaj, az gönül. Dolayısıyla diriltilmesi gereken şey “bağlantı” değil, “bağ”dır. Bu bağın ilk şartı, insanı kalabalık içinde değil tek tek görebilmektir. Mûsâ Efendi; fakiriyle-zenginiyle, âlimiyle-câhiliyle, köylüsüyle-kentlisiyle, çocuğuyla-yaşlısıyla samimi bir ilgi kurardı. Tanıştığı kimseyi kolay kolay unutmaz, isim isim hatırlardı. Bugün biz yüzlerce kişiyi takip ederken bir tanesini bile gerçekten hatırlamıyorsak, mesele araçta değil bizim niyetimizde, bağdan ziyade bağlantıya odaklanmamızdadır.

Bugün yapılması gereken camdan cama ilgi ve ilişkileri artırmak değil can-cana dokunuşları yeniden ihya etmektir. Bunun yolu da kalıpların ve kalplerin yan yana durabildiği sohbet meclislerinden feyz, enerji ve heyecan devşirmek, ehl-i sohbetle hemdem olup derinlikli bir şekilde gönülden gönüle bağlar kurmaktır.

Musa Efendi denince akla “zevk-i selim”, “edep ve zarafet” geliyor. Şekilciliğe hapsolmayan bir İslami hayat için onun hayatından nasıl bir reçete sunulabilir?

"Fıtratı bozulmamış her insanda cemâle (güzelliğe) ve kemâle (olgunluğa) karşı tabiî bir meyil ve sevgi vardır. Mûsa Efendi, kardeşi Abidin Topbaş Beyin ifadesiyle “Küçüklüğünden itibaren her güzelliğe âşık gibiydi. Sanatın her çeşidine, özellikle hat sanatına, Türk musikisine, güzel manzaralara âşıktı”. Ona göre, yapılan iş, her ne olursa olsun, hem “en güzel (ecmel)” olmalı, hem en mükemmel (ekmel) olmalı, hem de “ahsen kıvamında” yani Allâh’ı görüyormuşçasına ya da O’nun huzurunda yapılıyormuşçasına bir titizlikle îfâ edilmeliydi.

Mûsâ Efendi şekle değer verirdi. Ancak şeklin içinde taşıması gereken öze daha büyük bir ehemmiyet verirdi. Şekli önemsizleştirmez ancak şekilperestliğe de fırsat vermezdi. Giyinişinde, oturuşunda, kalkışında, yürüyüşünde ve davranışlarında ölçülülük kadar, tenasüp, güzellik ve estetiklik de göze çarpardı. Ancak bu şekiller muhtevayı ve manayı gölgede bırakmazdı.

Edep, aklın dıştan görünüşüdür, denir. İnsan kemale erdikçe nezaket ve zarafeti de o nispette artar. Zira kurbiyyet, kulun Hakk’ın terbiyesine girmesidir ki bir kulu Hak terbiye ederse onun her hatt u hareketi en güzel edep ve nezaket üzere olacağı muhakkaktır. Musa Efendi, zamanımızdaki kabalıkları gördükçe üzülür ve şöyle dertlenirlerdi: “Maalesef zamanımızda nezâket “zümrüd-i anka” hâline geldi. Herkes birbirine karşı hoyratca konuşuyor ve muamele ediyor, bunun ismine de samimiyet diyorlar. Kabalıkla samimiyetin ne alâkası var? Hâlbuki samimiyetten nezâket doğmalıdır.”

Hulasa Musa Efendi de “Efendilik”, bir elbise gibi giyilen ve çıkarılan bir ziynet değil, her davranışta kendini hissettiren bir şahsiyet dokusudur. Bu güzellik, seyr u sülûk mektebinin vesile olduğu nûr-i Hüdâdan giydirilen edep tâcının tabii bir neticesidir.

Günümüzde aile bağları zayıflıyor, nesiller arasındaki iletişim kopuyor. Merhumun evlatlarına ve gençlere yaklaşımından, bugün evlerimize taşıyacağımız en önemli nebevî prensipler nelerdir?

Mûsa Efendi -rahmetullahi aleyh-’in ailesine ve akrabalarına yönelik ilgi ve ilişkileri gerçekten araştırılmaya değer bir konudur ve hatta müstakil bir kitaba konu olabilecek çapta bir örnekliktir. Bu örneklikte dirayet vardır, merhamet vardır, disiplin vardır, terbiye vardır, muhabbet vardır, nezaket vardır, zarafet vardır, ailenin her bir ferdine yönelik doyurucu ve besleyici nitelikte bir ilgi vardır. Hakkında kaleme aldığımız kitabın en önemli bölümlerinden biri onun aile hayatının anlatıldığı sayfalardır, diyebilirim. Bu kısım her bir aile ferdinin ibretle okumasını arzuladığım bir bölümdür. Bugünün huzursuz aile hayatlarının ve terbiye eksikliklerinin kaynağına işaret eden nice sırlar ve aileyi cennet bahçesine çevirecek nice prensipler bu Hak dostunun hikmetli ikaz ve nasihatleri içinde sade bir şekilde sıralanmıştır. Bu sorunuza burada örnekler vererek cevap vermek yerine 40 sayfa kadar tutan kitabın ilgili kısmını okumaya işaret etmekle yetinmek isterim.

Vefatının yıldönümünde Musa Topbaş Efendi’yi anmak sadece geçmişe duyulan bir hasret olmasa gerek. Onun bıraktığı miras nedir? Bu mirası bugüne taşımak adına okurlarımıza ne tavsiye edersiniz?

Salihleri yâd etmek de güzeldir. Zira onları anmak, gönüllerimize rahmet damlalarının düşmesine vesile olacaktır. Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de peygamberler başta olmak üzere salih kullarının unutulmamasını ve hatıralarıyla yâd edilmelerini ister. Gönüllerimizin hak üzere sebatında bu örneklerin hatırlanması her zaman faydalıdır. Ancak bize düşen; böylesi şahsiyetleri sadece hatırlamak değil, onların izini sürmek, halleriyle hallenmek, ahlaklarından nasip almaktır. Onlar Allah’a güzel bir kul oldular, Rasûlullah’a layık bir ümmet oldular, müminlerin aziz bir kardeşi oldular ve mahlûkata bir rahmet insanı olmaya gayret ettiler. Bize düşen de bu kutlu izde onları sadece yâd eden söz ehli değil, onlar gibi olma yolunda onlara yâr olan ehl-i hal olabilmektir. Miras, en güzel onlara benzemekle ve belki onlarla aynileşmekle taşınabilir. Rabbimizden niyazımız şudur: Ey Rabbimiz bizi sırat-ı müstakime ilet; kendilerine nimet verdiğin; peygamberlerin, sıddîkların, şehidlerin ve salihlerin yoluna!... Kendisini yâd ettiğimiz Sâhibü’l-vefâ Mûsâ Efendi Üstadımıza da rahmet eyle, ona âhirette de izzet ver. Bizleri de dünya ve ahirette salih ve sadık kullarının refikı eyle! Âmin…